11 Ekim 2010 Pazartesi

2. "Sizin için ne yapabilirim?"


Sanal bir diyalog:

- "Sizin için ne yapabilirim?"

- "Birçok şey. Ama önce zarar verme!.."

Keşke her hastayla karşılaştığımızda bu sözleri karşılıklı olarak söyleyebilsek.

Geleneksel tıp öğretisi ve uygulaması bilgi ve olanaklarıyla donanmış hekimi, tanrısal güçlere sahip olduğu düşüncesini de muhafaza ederek yukarılarda bir yerlere oturtur. Hasta da onun karşısında ve aşağılarda bir yerdedir. Çok uzun yıllar geçerli olan ve hekimlerin de genellikle "severek, isteyerek" benimsediği, adına "babacı (paternalist) hekimlik" denilen bu geleneksel tavır, bugün artık yanlışlığı ortaya konulmuş bir ilişki biçimidir.

Oysa bizim ülkemizde pek çok kurumda hâlâ geçerlidir. Farklı davranışlar ya da eleştiriler ise önce yöneticiler, sonra hekimler, hatta bazı yerlerde "kendiyle ilgili kararları bile başkalarının vermesine izin veren, itaatkârlığı, boyun eğmeyi değişmez bir karakter" olarak benimsemiş hastalar tarafından tepkiyle karşılanmaktadır.

Yukarıdaki diyalog bir "hizmet"i, "servis"i anlatmaktadır. Birisi başkası için yapabileceği çok şeyin içinden "bir şey yapacak" ve ama öncelikle "zarar vermeyecek".

Bu da, sağlık hizmetini anlatabilecek ve tam olarak verilmesini sağlayacak bir ilişki değildir. Bir şeylerin eksikliğini görebiliriz. "Hastayla hekimi karşı karşıya değil yan yana ve bir işbirliği içinde" olacakları bir ilişki tarif edebilirsek durumu daha iyi anlatmış oluruz. Aslında sonuç alıcı olan da budur.

Bence bu eksiğin tamamlayıcısı, bir "duygu bağı"dır. En azından fizik duruma eşlik eden duyguların "anlaşılması ve paylaşılması"dır. Sachs'ın hastalığı kitabında geçen Dr. Bruno'nun ağzından çıkan şu sözler kanımca bilinçli olarak bunu anlatmak için konulmuştur:

-"Evet, bu çok acı verici olmalı."

Hekime başvuran hastaların çoğunun bir yerleri acıyor ya da ağrıyordur. Bedeninde hoş olmayan duygular yaratan ve onu rahatsız eden bir şeyler vardır. Hekime gelmesinin nedeni onu bulup ortadan kaldırmak, dindirmek ya da azaltmaktır. Bunu kendi başına sağlayabildiği sürece hekime gelmeyecektir. Hekim de onun bu yakınmasını kendi başına kaldıramaz. Bu ancak birlikte ve beraberce üstesinden gelinebilecek bir durumdur.

Bir hekim bedeninin bir yeri ağrıyan hastayı anlayabilmelidir. Hastanın ağrısını o sırada hekim hissetmemektedir. Buna olanak yoktur. O yalnız ağrının ne olduğunu bilir. O sırada o bildiğinin hastada bulunduğunu fark eder, anlar, bilir ve paylaşır.

Şimdilerde bu durum "empati" ya da "empati yapmak" diye adlandırılıyor. Bu adlan-dırma onu önceden olmayan, mutlaka olması gerekmeyen, ek, yeni bir şeymiş görüntüsü veriyor. Oysa bu doğru değil. Ona "empati" demeden önce de iyi hekimlerin bildiği ve uyguladıkları bir şeydi bu. Çoğu zaman onun hizmetinden yararlananlar bunu fark etmezler ve bilmezlerdi. Ama bir sözcük ya da kavram olarak dağarcığımızda yer aldığından beri, artık hastalar ve yakınları olarak da biliyoruz.

Birlikte davranabilmek, sorunu çözebilmek için önce hastanın bu yakınmasının ve rahatsızlığının hekim tarafından da "doğru algılanması ve anlaşılması" gerekir. Bu hizmette "birlikte davranma"yı sağlayan en önemli unsurlardan birisi budur: "Aynı duygu ve düşünceyle aynı hedefe yönelebilmek". Buna "ekip ruhu" derler profesyoneller. Aslında sağlık hizmetinin "bir ekip tarafından verildiği" yerlerde hekimler bunu kabul ederler ve olmasını isterler. Çünkü ekip olmak demek ekipteki insanların sayısının basit toplamından daha fazlası olmaktır.

Bu gerçekliği anlamadan yapılacak her şey hekimi bir "çamaşır makinesi tamircisi" konumuna yani bir "teknisyen" yapar. Sağlık hizmeti bozulanın tamir edildiği "mekanik" bir hizmet değildir ve olmamalıdır. Onun faklılığı herkes tarafından çok iyi algılanmalıdır.

Bu gerçekleri bilerek başlandığında muayene süreci "başka bir şekilde" yaşanır. Hastaya muayene için dokunulacaksa, doktorun elinin "sıcaklığı, temizliği, yumuşaklığı" önemli hale gelir ve bunlar sağlandıktan sonra dokunulur.

Hekim, beş duyusuna altıncısını ve yüreğini ekleyerek, aklını kullanarak, tüm bilgi ve deneyiminden yararlanarak hastaya yaklaşır, kendine gereken verileri hastadan almaya toplamaya ve sorunu anlamaya çalışır.

Eli, gözü, kulağı, burnu ve ağzı farklı bir biçimde işlerken buna hastanın katacakları da eklenir. O şu anı anlayacak verilere sahiptir. Ama hiçbir süreç öncesiz ve sonrasız değildir. Dolayısıyla bu süreci "birlikte ve ortak yaşamak" gereklidir.

Her ilişkinin de şöyle ya da böyle bir "duygu" boyutu vardır. Duygu kendini en kolay biçimde herhangi bir davranış sırasında gösterir. Hasta muayene sırasında zaten duygularını ortaya koymaktadır. Acısını, ağrısını, umudunu ve güvenini yansıtan işaretleri açıkça ortaya koymaktadır. Hekim de aynısını yapmalıdır. Onun muayeneyi yaparken verdiği işaretler ve hastanın ondan alacağı sinyallerle onun duyguları da hasta tarafından algılanır. Ancak böylelikle hasta hekim arasında kurulan ilişki gelişir, onları bir ekibin içindeki insanlar haline getirir ve istenen özlenen sonuca varılmasını sağlar.

"Hastayı iyi eden hekimin iyiliğidir" denir. Bu çok doğrudur, ama iyi olmak için önce kötüyü, acı vereni ve bütünüyle insanı fark edebilmek, algılamak gerekir. Bunların yapıldığı bir hasta hekim ilişkisi hekimin de "iyi" olmasını sağlar.

Bir hekimin mesleki motivasyonunu sağlayan başat unsurlar, unvan, makam ve para değildir aslında. Bunların hepsini sağlamış ama mesleki motivasyonu yetersiz birçok hekim vardır ortalıkta dolaşan. Onlar kendilerine hastaların gelmemesini isterler. İşleri bitince çalışma ortamlarından "kaçar" gibi çıkarlar. Kendileri, çevreleri ve hastalarıyla barışık değildirler. Sürekli yakınırlar, yorgunluktan söz ederler. Tıp fakültesi bitirip bir "diploma" almış olmalarına karşın aslında bir "hekim" değildirler, olamamışlardır.

Hekim olmak için insanların acısını, ağrısını anlayıp, onun için bir şeyler yapılabileceğini düşünmek, hissetmek ve o her neyse onu bulup ortadan kaldırmak, en azından acıyı ve ağrıyı ortadan kaldırmayı istemek ve bunu sağlayacak bilgiye sahip olmak, sonra da bunu yapmak gerekir.

Hekimliği sürdürmenin tek ama tek nedeni bundan alınan "doyum ve mutluluk"tur. Diğer unsurlar ancak onun tamamlayıcısı olabilir. Doğrusu hasta acısından ve sorunundan kurtulduğunda zaten verebileceğini bize verecektir. Aslına bakılırken, hekimin hekim olma sürecinde bunları zaten vermiştir. Onun okuduğu okulun, ona hekimliği öğretenleri, onun öğrendiği bilginin kaynağı hep onlar, yani insandır, bu hizmetten yararlanandır.

Hiçbir anne baba kendi çocuğuna "doktor olması" için bir tıp fakültesi oluşturamaz. Hiçbir insan "hekim"olana kadar geçen süredeki tüm gereksinimlerini kendisi üreterek, kendisi sağlayarak varolamaz. Ona hep birileri doğrudan ya da dolaylı olarak katkıda bulunmuş, destek olmuş ve onun bu noktaya gelmesinde katkıda bulunmuştur.

Evet bunların hepsinin karşılığını maddi olarak o ve anne babası ödemiş olabilir. Bu onlara borcunun bittiği anlamına gelmez. Hepsinin karşılığı hatta fazlası ödenmiş olsa bile borçludur. Bu borcu hekim olmakla kendisi kabul etmiştir. Elbette öğrendiklerini uygularken bunlar için harcadığı emeğin karşılığını alacaktır. İşte o karşılık aslında söz ettiğimiz "doyum ve mutluluk"tur. Bunun dışındakiler ancak işin "maddi" anlamdaki karşılığı kadar olmalıdır.

İyi olmak ve sağlıklılık halini sürdürmek herkesin bir insan olarak hakkıdır.

Hastanın bu durumunu sürdürmesine yardımcı olduklarında elbette her hekim hakkı olanı alacaktır.

Bu kimi kere bir "gülen bakışla bir teşekkür"dür. Bunun ölçülebilir bir maddi değeri olabilir mi? "Gülen bir bakışın eşlik ettiği içten bir teşekkür"ün karşılığı "para" ile ölçülebilir mi?

Bernard Shaw "her şeyin bir fiyatı vardır" derken aslında Oscar Wilde'in söylediği "günümüzde insanlar her şeyin fiyatını biliyorlar, fakat hiçbir şeyin değerini bilmiyorlar" sözünü başka bir biçimde söylemiş ve aslında içinde bulunduğumuz sisteme bir eleştiride bulunmuş olmuyor muydu?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder