5 Ekim 2010 Salı

8. Kronik ve yaşlı hastalar


Gündelik yaşamda çok sık yaşadığımız ya da tanık olduğumuz durumlardan birisi çok da ayrıntılı bir şekilde anlatılıyor, Dr.Sachs'ın Hastalığı'nın sekizinci bölümünde. Buradaki "MarieLouise Hanım"ın yerine annemizi, babamızı, komşumuzu, eşimizi, kendimizi koyabiliriz. Ama ne yazık ki Dr.Sachs'In yerine koyabileceğimiz "hekim" örnekleri hiç yok denecek kadar çok az.

Çok şanslı bir insan olduğumu düşünüyorum. Çünkü benim çevremde ve arkadaşlarımın içinde böyle davranan hekimler çok fazla. Doğrusu ben de hekimliğimi sürdürürken hastalarıma, tüm olanaksızlıkla ve zorluğuna karşın olabildiğince Dr. Sachs'In yaptığı gibi davranırdım. Çünkü başka türlüsünü bilmezdik. Öğretilmemişti.

Öncelikle şu gerçeğin altını çizelim: Başından beri vurguladığım gibi bir sağlık kurumu ya da doktora başvuran herkes "hasta" değildir. O bir "insan"dır. Sağlıkla ilgili ya da onu bir şekilde olumsuz etkileyen bir gereksinimi vardır ve bunu karşılamaya gitmiştir. Sağlık kurumları ve hekimler, koşulları ve olanaksızlıklarına bağlı olarak bundan hoşlanmasalar da bu insanların doğal bir hakkıdır. Ne olursa olsun sağlıkla ilgili bir gereksinme ortaya çıktığında insanlar sağlık kurumlarına başvurmalı, hekimlerle görüşebilmelidir.

Diğer yandan hastaların hepsi doktora "tanı ya da tedavi" amacıyla başvurmazlar. Dolayısıyla hekimlerin görevleri de salt bunlarla sınırlı değildir.

Özellikle süreğen hastalığı olanlarla, dolaşım, solunum vb. bazı sistemlerinde düzelmeyecek hastalığı olan yaşlı hastaları da bu grup içinde değerlendirmek gerekir. Onlar kendilerini anlatmak, kimi korku ve kaygılarından kurtulmak, belki de hekimlerle dertleşmek için sağlık kurumlarına, hekimlere başvururlar. Bu onların en doğal ve yerine getirilmesi gereken haklarından birisidir.

Dr. Sachs ülkemize göre daha olanakları daha fazla, daha gelişmiş, sağlıkla ilgili deneyimleri daha köklü, uygar bir ülkede hekimlik yapıyor. Birçok hekimin yakındığının tersine hastaları da daha bilinçli ve kültürlü. Diyalog kurmasını, bunu sürdürmeyi biliyorlar. Dolayısıyla onun mesleki uygulaması, buradakinden çok daha keyifli. En azından anlatıldığı kadarıyla böyle. Uygar bir toplumda, köklü sistemler bazı iş ve hizmetleri kolaylaştırıyor. İnsana, duruma ve olguya bağlı farklılıkların büyük olmamasını sağlıyor. Bu yalnız bu ülkenin insan verdiği önem ve değere bağlı değil. O ülkenin insanların kendi kendilerine verdiği değere de bağlı.

Dr. Sachs gibi hekimler bunu biliyorlar. Dolayısıyla gündelik çalışmalarının bir bölümünü de onlar için ayırıyorlar. Dr. Sachs'ın "randevu defteri" dolu, ama kapısında bekleyen yüzlerce hasta da yok. Yalnız bakabileceği, günlük programına sığacak kadar hastayla ilgileniyor. Üstelik hafta içi hafta sonu da ayırmıyor. Programını ve işini kendisi belirliyor. Araya giren tek tük hasta da gerçekten ya acil ya da özel hastalar. Bu nedenlerle Dr. Sachs ve hastaları çok şanslı.

Birçok hekimin "elbette bu koşullarda süreğen hastalığı olanlar ve yaşlı hastalarla uğraşılabilir" dediğini duyar gibiyim.

Kuşkusuz bu bir sorun; ama bu sorunun varlığında, biraz da onların payı ve sorumluluğu var. Çünkü hiç kimse bir hekime yapmak istemediği bir zorunluluğu dayatamaz. Kendisini ve çalışma koşullarını, mesleğin gereklerine, toplumun gereksinimine göre uydurmak, en azından düzenlemelerin böyle yapılmasını sağlamak için de her hekim bir şeyler yapmalı. Bu onların hem mesleklerine, hem kendilerine, hem de hizmet sundukları hastalarına yönelik saygılarından ve sorumluluklarından kaynaklanan bir görev. Yalnızca tanımlananı yapan bir hekim, mesleğini yaparken bir "özne" olmaktan çok bir "nesne" ya da "araç" konumuna düşmüş olur. Hiç kimsenin bir hekimi bir "araç" derekesine indirmeye hakkı yoktur ve olmamalıdır. Ama hekimler de bunu bilerek, böyle davrananlara tarşı "itirazlarını" her durum ve koşulda yükseltebilmelidir.

Dolayısıyla o kısıtlı zaman içinde hekime başvuran yukarıda söz ettiğim tipteki kimi hastalara Dr. Sachs'ın davrandığı gibi davranılabileceğini, dahası böyle davranılması gerektiğini, bunun en azından mesleki sorumluluğun gereği olduğunu düşünüyorum. Böyle davranan hekimler ve böyle davranan "bir birinci basamak hekimi" olan insanlar bu söylediklerimden dolayı alınmasınlar. Ama bunun hem bir "hak", hem de bu hakkın gereği olan bir "ödev" olduğunu bilincine vararak, bunu savunsunlar.

Hekimler bir an kendi büyüklerini, yaşlılarını, anne babalarını, ya da çevrelerindeki daha yaşlı insanları, aile bireylerini düşünsünler!

Ziyaret amacıyla onların yanına gittiklerinde, ya da karşılaştıklarında neler konuşurlar? Hemen hepsinin bir sağlık sorunu, sağlığıyla ilgili bir derdi vardır mutlaka. Uzmanlık alanlarına girsin ya da girmesin onlar, o sorunlarını dile getirmek isterler ve sıklıkla da anlatırlar. Düşünürsek aslında istediklerinin "bilgi değil ilgi" olduğunu görebiliriz.

Amaçları kendilerini ifade etmektir, kendilerinin "önemli" olduğunu hissettirmek ve karşısındaki için de bunun böyle olduğunu anlamaktır. Kendilerine ait gördükleri, yetiştirdikleri, "hekim" yaptıklarını düşündüklerinden dolayı kendilerine bir pay çıkarmak, övünç duymak ve bunu ifade etmek de bunun içinde bir etken olarak vardır. Böyle bir yakına sahip oldukları için mutlu olurlar ve bunu duyumsamak onları yaşama daha bir bağlar.

Tabii bu sırada onların sorunlarını çözen ya da çözemeyen hekimlerin onlar için yaptıklarında eksik olup olmadığını anlamak, bir şeyler yanlış, eksik yapılıyor diye duydukları kaygıları gidermek isterler.

İşte bir hekime başvuran yaşlı ve kronik hastaların bir çoğu da bu duygularla Sağlık kurumlarına gelirler. Onların bir çoğunun bir "hekim yakınları" ya da "tanıdıkları" yoktur. Ama kan bağı olmasa da o kadar yakın olabilecekleri hekimleri ararlar. Yaşlılıkta ölüm yakın olduğu ve aslında çok korkulduğu için böyle davranmaktadırlar. Hekimler, sağlık kurumları onlar için bir tür "can simidi"dir. Tanrıdan sonra yaşamı var edebilen tek güce yani hekimlere yakın olmak isterler. Aslında bütün sorunları da budur. Onlar oradalar mı, kendileri için bir şey yapacaklar mı, yaptıkları doğru olacak mı ve kaygılarını giderecek mi? Bunların olduğunu gördüklerinde rahatlarlar ve evlerine dönerler. Aynı kaygılar sıkıntılar yeniden akıllarına gelene kadar rahatlarlar. Sonra yeniden aynı şeyler yaşanır.

Daha somut söylersek; karnelerine ilaç yazdırmak, yeni bazı belirtilerin nedenini anlamak, ya da yeni baş gösteren bir hastalığın tanı ve tedavisini sağlamak değildir çoğu zaman gerçek talepleri.

Bir ilaç gülen bir bakışla ve sevecen bir dokunuşla aynı etkiyi yapabilir mi?

Hekimler bunları çoğu zaman bilirler. Ama çoğu gerçekten haklı gerekçelerle görmezden, duymazdan ve bilmezden gelirler. "Neydi" derler. Korkulacak, ürkülecek bir ses tonuyla konuşurlar. Yalnızca en haklı taleplerini karşılarlar. Çoğu zaman bir "ilaç" önerirler, ya da daha önce verilmiş ilaçlarını "düzenli" kullanmalarını söylerler. Sözü fazla uzatmadan bu ilaçları reçete ederler ya da eğer hasta çok ısrarcı olmuş, ya da bazı şeyler onları rahatsız etmişse bazı tetkikler talep ederler. Hemen ardından "sonraki"ni çağırırlar.

İnsanlar hekimin yanına girene kadar hep "önceki", hekim işini bitirdiğinde de hep "sonraki" olmak isterler. Çünkü yeniden denemek, baştan almak önemli bir olanaktır.

Hastalar, insanlar böyle bir davranışla karşılaştıklarında tüm umutları, düşleri kırılmış bir şekilde bir başka hekim ararlar. Eğer bazı yerlerde olduğu gibi sağlık güvenceleri bunu engelliyorsa, bir yerlerden bir para bularak "özel" hekimlere, yani "zamanını satın alabileceği" hekimlere yönelirler. Bu ise bir bütün olarak hem hekimlerin "iş yükünü" artıran, hem de çok yakındığımız, "sağlık hizmetinin ticarileşmesi"ne neden olur.

Başka bir deyişle hekimler toplam işlerini azaltmış olmaz, tersine artırmış olurlar. Çünkü aynı hastaya bir başka hekim daha bakmak, muhtemelen aynı şeyleri yapmak zorunda kalacaktır.

Hekimlik yaptığım dönemde çok fazla hasta bakmıyordum. Yine de bu tür hastalar için Dr. Sachs gibi ayrıca zaman ayırırdım. Onlarla doğrudan konuşur, eğer zamanları varsa beklemelerini söylerdim, ya uygun zamanları kontrol ederek bir randevu verirdim ya da herhangi bir basit tetkik ister, tetkik sonucunu daha rahat olabileceğim bir zamanda getirip göstermesini isterdim. Bunu açıkça yaptığım anda duydukları mutluluğu gözlerinde yakalar ben de mutlu olurdum. Ondan sonra gelen 45 hastayı muayene ederken bu olumlu "elektrik" sürer ve işler daha çabuk biterdi. Sonra da işleyen bir sağlık ocağında Dr. Sachs gibi çalışan bir "birinci basamak" hekimi olmayı düşlerdim.

Bunların bilindiğini, yazmanın gereksiz olduğunu biliyorum. Ama sanırım bilip de yapmayanlar gerçekleştirmenin keyfi ve hazzından pek haberdar değiller. Yoksa çevremde bu kadar çok mutsuz hekim olmazdı.

"MarieLouise Hanım"ın başından geçenleri okuduğum sırada aklıma gelenleri yazdıktan sonra orada hoşuma giden çeşitli diyalogları örnek vereyim:

"MarieLouise: Merhaba benim küçük doktorum

Dr. Sachs: Merhaba, bayan Renard.

Dr. Sachs: Sizi bugün buraya getiren ne?

MarieLouise: Her zamanki gibi

MarieLouise:Pederin nasıl olduğunu bilirsiniz, sizi çok seviyor çünkü iyileştirilmesi zor olduğu halde onunla çok ilgileniyorsunuz.

MarieLouise: Oh! Ne kadar kibarsınız! Teşekkürler, küçük doktorum..."

Hiçbir hekiminize yalnız sizinle onun arasında kullanılan özel bir "hitap şekliniz" oldu mu? Ya da hastalarınızın sizlere böyle güzel adlar taktığı ve böyle "hitap ettiği"?

Kendinizi doktorunuzun "annesi babası kadar yakın" hissettiğiniz ve böyle davrandığınız oldu mu?

Ya da hastalarınızı "anneniz, babanız gibi" gördüğünüz zamanlarınız oluyor mu?

İster hasta ister hekim olun eğer bunlara "evet" diyebiliyorsanız, sizler "çok şanslı ve çok mutlu" insanlar olmalısınız.

Sizin olduğunuz yerde ciddi sağlık sorunları yoktur. Olamaz!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder