13 Ekim 2010 Çarşamba

YEMİN


"Meslektaşlarımın aşağılamalarına ve utanca maruz kalayım."

TÜM hekimler mesleğe başlarken bir yemin ederler.

Bir çok meslek için de benzer bir uygulama söz konusudur. Devlet memuru olurken de yemin edilir. Yemin "tek yanlı", vaat eden ve olması gerekenleri yapmayı taahhüt eden bir "akit" ya da sözleşmedir. Muhatabı tüm "kamu" adına, kamu üzerine söz söyleme yetkisi olan ve onun üzerinde, ona egemen bir "otorite"dir. İşlevi yemin edenin o otoriteye bağlılığını göstermektir. Dolayısıyla "otorite"nin varlığını onaylamayı da sağlar.

Bir sembol olsa da, gündelik yaşamı ve ilişkileri gösteren ve belirleyen bir edimdir.

Hekimlerin yaptığı ve hekimliğin babası kabul edilen "Hippokrates (Hipokrat)" adı verilen bu yeminde bağlı olunduğu ifade edilen "otorite" ülkenin mevcut otoritesinin daha ötesinde, tüm hekimlerin bu meslek itibariyle varlığını kabul ettikleri ayrı bir "en üst otorite"nin olduğunu işaret eder.

Bazı durumlarda bulundukları yerdeki otoritenin "karar, kural ve istekleriyle" çatışır, çelişir. Ona karşın bile uyulması kabul edilen değerleri sisteminin olduğunu, bunun da bu mesleğin kendisinin ve hizmetin muhataplarının yani hastaların "yararları" olması gerektiğini belirtir.

Dolayısıyla hekimler her şeyden önce Hipokrat'ın adıyla günümüze gelen bu yemine bağlı olduklarını savunurlar. Hekimlerin bu yeminde belirtilen kurallara aykırı olarak yaptıkları uygulamalara yönelik bir eleştirilerde ilk söylenen söz budur: "Bir de Hipokrat yemini etmiş" denir.

Tıbbın ve hekimliğin felsefesi üzerine düşünenle günümüzde bu yeminin biçimi ve içeriğine ilişkin çeşitli tartışmalar sürdürmektedirler. Aslında bu olması gereken bir durumdur. Çünkü her toplumsal konuda olduğu gibi bu konuda da güne, döneme ve insanlığın ve bilimin gelişmesine koşut değişiklikler söz konusudur. Bir yemin bunları kapsamaya çalışır.

Ancak dikkat edilecek olursa bu tartışmanın hep hekimler ve bu konuya yukarıdan ve dışarıdan bakan uzmanlar, bilim insanları ve düşünürler, zaman zaman da "iç otorite yani devlet yetkilileri" arasında yapıldığı görülecektir.

Tersinden söyleyecek olursak, bu yemine dayanarak yerine getirilen hizmetin muhatabı bu tartışmalar içinde yoktur. Olması da doğrusu çok istenmez ve kabul edilmez.

Şimdi bu tartışmaların hastalar, yakınları, onların kendi örgütleri ve onları savunan yapılar tarafından da tartışılması gereklidir. Üstelik bu tartışmanın ayrı ayrı değil birlikte yapılması gerekli ve çok da önemlidir. Ayrı ayrı yapıldığında bu konunun "tarafları olduğu" düşüncesi ortaya çıkacaktır. Oysa "sağlık hizmetinin iki tarafı yoktur." Onun tek tarafı vardır. O taraf da hizmetin "muhatabı" yani bu hizmetten yararlanandır. Diğer tarafın varlık nedeni buna bağlıdır. O sağlığın var edilmesi sürecinin "tamamlayıcısı" olarak bilgisiyle, görgüsüyle, deneyimiyle, aracı, gereciyle bu sürece dahil olmuştur.

"Sachs'ın hastalığı" kitabının girişten hemen sonraki ilk bölümünde Fransa'daki biçimiyle bu yemine yer verilmiştir:

"YEMİN

Bu fakültenin hocalarının, sevgili okul arkadaşlarımın huzurunda ve Hipokrat geleneğine uygun olarak, doktorluk mesleğini uygularken namus ve şeref ilkelerine bağlı kalacağıma söz verir ve ant içerim. Yoksullara ücretsiz tedavi sunacağım ve hiçbir zaman hak ettiğimin üzerinde bir ücret talep etmeyeceğim. Kabul edildiğim evlerde, gözlerim orada olanları görmeyecek, bana söylenen sırları açıklamayacağım ve mesleğimi, gelenekleri ihlal etmek ya da suç işlemek için kullanmayacağım. Hocalarıma karşı saygımı ve minnettarlığımı sonsuza dek içimde saklayarak onlardan öğrendiklerimi çocuklarıma ileteceğim. Sözlerime sadık kalırsam, insanlar kaderlerini bana teslim etsinler. Eğer sözlerimi yerine getirmezsem, meslektaşlarımın aşağılamalarına ve utanca maruz kalayım.
"

Görüleceği üzere "dört tane temel değer" belirleyen ya da otorite tanımlanıyor:

"Namus ve şeref", "Hipokrat geleneği", "hocalar" ve "meslektaşlar".

"Hasta"lardan söz edilmiyor. Dahası insanlar bu "değerler" silsilesinin dışında tutularak "bağımsız ve kendi tercihlerini yapan" konumunda kabul ediliyor.

Yaklaşık üç kadar bin senelik bir süreçten sonra bugün geldiğimiz "insan hakları evrensel bildirgesi"nin her şeyin üzerinde ve herkesin kabul ettiği bir ortak kurallar silsilesi olarak 60 yıldır önümüzde duran bir belge olduğu günümüzde bu değerlerin arasına bu hizmetin muhatabının da katılması, hatta asıl belirleyen olmasının zamanı gelmiştir.

Hipokrat yemininin bu temel nokta dışında ele aldığı birçok önemli konu var. Birçok hekim bu yanları itibariyle de farklı tutum ve davranışlar içindeler. Dahası zaman zaman o değerleri kabul edip sadık kalarak da hizmet vermiyorlar.

Ama sonunda işaret edilen "yaptırım" da çok önemli bir boyutu ortaya koyuyor. Bu hizmet sürecinin olumsuz yaşanması halinde sonuçta olan, bu olanın doğurduğu sorumluluk ve bu sorumluluğun karşılığı olan "yaptırım" çok "farklı, evrensel ve insani" bir noktada şekillendirilerek "utanca maruz kalayım" denilmiş.

Dikkat edilirse burada hizmetin muhatabına karşı değil de hekimlerin kendi "meslektaşları" arasında düşecekleri konum işaret ediliyor.

Ben yıllarca hekimlerin meslek örgütlerinde aktif olarak çalıştım ve yöneticilik yaptım. Dolayısıyla işin bu cephesini de değerlendirebilecek deneyime sahibim. Bu amaç doğrultusunda oluşturulan hekimlerin meslek örgütleri, yani tabip odaları ve tabip birlikleri işin bu yönünü yeterince ele almıyorlar. Başka bir deyişle hekimlerin ettiklerini yemine uygun davranıp davranmadıkları açısından sürekli ve düzenli bir değerlendirme söz konusu değil. Bu ancak onlara yönelik bir yakınma ya da başvuru olursa gerçekleştiriliyor.

Diğer yandan hekimler de birbirlerini bu anlamda izleyip değerlendirmiyor ve meslek yeminine sadık kalmayan meslektaşlarına yönelik açık bir tutum alarak "utanmalarını sağlayacak" bir davranışta bulunmuyorlar.

Oysa birçok hekimin başka meslektaşlarının "hekimliği ve uygulamalarıyla" ilgili olarak olumsuz düşündüklerini hakir ya da küçük gördüklerini, hatta kınadıklarını biliyorum. Üstelik bunları sıklıkla başta hastalar olmak üzere çevrelerindeki kişilere de söylüyorlar. Çeşitli değerlendirme ve yargılarını ifade ediyorlar. Bu değerlendirmelerin bir bölümünün haklı olduğunu da biliyorum. Ama yeminde söylenen ve yapılması önerilen bu değil. Dahası bu tutum hem yanlış hem de haksız.

Öncelikle bu değerlendirmelerin, öyle davrananlara, gerçek muhataplarına yani yanlış yapan hekimlere ve hekimleri denetlemek ve mesleki açıdan onları değerlendirmeye yetkili ve bununla görevli olan kuruma, yani hekimlerin meslek örgütüne iletilmesi gerekiyor.Ancak böyle davranıldığında Hipokrat Yemini'nin gereği yerine gelmiş olacaktır.

Ama böyle davranılmamaktadır ve bunun nedeni hekimlerin, aslında kendi yanlışlarının ortaya çıkmasını istememeleridir. Gerçekten de hekimler haklı bile olsa eleştirilmeye ve yanlışlarının söylenmesine tahammül edememektedirler.

Konuya hasta ya da hizmetten yararlanan açısından bakıldığında da bu "utancın yaratılması" bence önemlidir. Çünkü yapılan yanlışlar için önerilen ya da çeşitli kurallara bağlanmış yaptırımların hiç biri bu "utanç" kadar etkili değildir.

Çünkü yaptırımları düzenleyen yasaları hastalar değil, onlara da egemen olan "otorite" ve karar vericiler yapmaktadır. Dönemden döneme çeşitli etkenlere bağlı olarak bu yaptırımlar ağırlaşmakta ya da hafifleyebilmektedir. Diğer yandan objektif olarak bir yaptırım, ona neden olan fiili yapanı suçu işleyeni artık "suçlu" olmaktan çıkarır. Suçlu cezasını çekerek artık suçlu olmaktan çıkar. Oysa hekimlik uygulamasında yaptırım uygulansa bile o yanlışın etki ve sonuçları, ona maruz kalan tarafından yaşanmaya devam eder.

Bu uygulamayla ortaya çıkan "mağduriyetin tazmini" de bu tür davranışlardan kaçınmayı sağlama olasılığı olsa bile aslında bir yaptırım değildir. Günümüzde bu konuda gündeme getirilen "mesleki sorumluluk sigortası" veya çeşitli ülkelerde gördüğümüz gibi mağduriyetin tazmininin yanlışı yapan değil de devlet vb. çeşitli kurumlar tarafınsan üstlenilmesi nedeniyle de bunun da bir yaptırım olma özelliği ortadan kalkmıştır.

İnsanlar arasında "doğrudan cezalandırmayı" temel alan "kısas yaklaşımı" da insani ve uygar bir yaklaşım olmadığı için geriye yalnız "utanılacak bir davranışta bulunanın yaşamı boyunca yaşayacağı utanç duygusu" kalacaktır ve kalmalıdır.

Denetimin en doğru ve en kolay yolu kendi kendini denetlemektir. Bunu da işi ya da eylemi yaparken yapmak çok daha etkili ve önemlidir. Sağlık hizmeti birlikte verilen, yaşanan bir hizmettir ve aynı zamanda da bir ekip hizmetidir. Hasta ve yakınları bu ekibin temel unsurları arasında görülmeli ve söz ettiğim "özdenetim"e etkin olarak katılmalıdırlar. Başlangıcı hem hekim ve sağlıkçılar, hem de buna alışkın olmadıkları için hasta ve yakınları tarafından çok kolay olmayacaktır. Ama gerek sonuçları gerekse sürecin kendisi açısından, en az zararın ortaya çıktığı dolayısıyla en az bedelin ödendiği yöntem bu olacaktır.

Bu yöntem pek çok biçimde uygulanabilir ve gerçekleştirilebilir. Bir "değerlendirme kutusuna" görüş bildiren küçük notlar atmaktan, belirli aralıklarla sağlıkçıların, hasta ve yakınlarının hep birlikte katılacağı değerlendirme toplantılar düzenlemek, çeşitli anketler uygulamak denenmiş biçimlerdir. Ama "eksik ya da yanlışı", uygun ve rencide etmeyen bir dille ve dostça yaşandığı anda ifade etmek, çok zor olsa da belki de en güzelidir.

Eğer bunu hep birlikte yapabilirsek "utanacak" hekim sayısı da "utanılması" gereken olgu ya da durum sayısı da çok azalacaktır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder